DİĞER ŞİİRLER

İCABINDA HERKES DOĞARKEN, SEN TEVAZU İLE BATMALISIN, İLERİ GİTMEK İÇİN BAZEN, GERİ ADIM ATMALISIN

26 Haziran 2025 Perşembe

 


Gazze, Kudüs ve Filistin: İnsani Değerlerin, Mukaddesatın ve Medeniyetin İmtihanı Gazze, Kudüs ve Filistin insanlığın vicdanının, mukaddesatın ve medeniyet iddiasının sınandığı birer terazidir. Bu topraklar, bin yıllardır hak, adalet ve insani değerler ekseninde mücadelelerin merkezi olmuş; ancak modern çağda, bu kavramlar sistematik bir şekilde yok sayılmaktadır. İnsani değerlerin çiğnendiği, mukaddesatın siyasi çıkarlara kurban edildiği ve medeniyetin ikiyüzlü maskesinin düştüğü bu coğrafyada, insanlık tarihinin en utanç verici sayfaları yazılmaktadır. Gazze, açık bir hapishaneye dönüştürülmüş, 2 milyondan fazla insan temel haklarından mahrum bırakılmıştır. Gıda, su, sağlık hizmetleri ve barınma gibi en temel insani ihtiyaçlar, siyasi bir silah olarak kullanılmakta; çocuklar, kadınlar ve yaşlılar sistematik bir şekilde hedef alınmaktadır. 2023’ten bu yana devam eden saldırılar, on binlerce sivilin hayatını kaybetmesine, yüz binlercesinin evsiz kalmasına yol açmıştır. Uluslararası toplumun sessizliği ise, “insan hakları” ve “özgürlük” gibi kavramların yalnızca güçlülerin çıkarlarına hizmet ettiğinde anlam bulduğunu göstermektedir. Gazze’nin çığlığı, insani değerlerin evrensel bir ilke olmaktan çıkıp, çıkar hesaplarına indirgendiğinin kanıtıdır. Kudüs, üç semavi dinin kutsal şehri olarak, insanlığın manevi mirasının sembolüdür. Ancak bu mukaddes şehir, işgal politikaları ve sistematik yerinden etmelerle bir çatışma alanına dönüştürülmüştür. Mescid-i Aksa’ya yönelik saldırılar, ibadet özgürlüğünün açıkça ihlal edilmesi, yalnızca Müslümanlara değil, tüm inanç sahiplerine karşı bir saygısızlıktır. Mukaddesat, siyasi hegemonya kurma aracı olarak istismar edilmekte; Kudüs’ün ruhu, işgal ve zorbalıkla kirletilmektedir. Bu, yalnızca bir toprak meselesi değil, aynı zamanda insanlığın ortak manevi değerlerine yönelik bir saldırıdır. Filistin, medeniyetin ne anlama geldiğinin sorgulandığı bir mücadele alanıdır. Sözde “medeniyet” iddiasındaki Batı, Filistin halkının on yıllardır süren işgal, apartheid ve soykırım politikalarına karşı direnişini ya görmezden gelmiş ya da terörizm yaftasıyla karalamıştır. Oysa Filistinlilerin direnişi, özgürlük, onur ve adalet gibi evrensel değerlerin savunusu değil midir? Medeniyet, yalnızca teknolojik ilerleme veya ekonomik güçle ölçülmez; bir toplumun mazluma karşı tutumu, onun medeniyet seviyesini belirler. Filistin bu anlamda, sözde medeni dünyanın ahlaki çöküşünü gözler önüne sermektedir. Gazze, Kudüs ve Filistin, insanlığın vicdanını, mukaddesatını ve medeniyetini sınayan birer turnusol kâğıdıdır. Bu coğrafyada yaşananlar, yalnızca bir halkın trajedisi değil, tüm insanlığın ortak sınavıdır. İnsani değerler, mukaddesat ve medeniyet, ancak adaletin, özgürlüğün ve eşitliğin sağlandığı bir dünyada anlam bulabilir. Filistin halkının direnişi, bu değerlerin hâlâ yaşadığını gösteriyor; ancak insanlık, bu direnişe sessiz kalarak kendi ruhunu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Artık susma vakti değil, hakikati haykırma ve adaleti inşa etme zamanıdır. Filistin özgür olmadıkça, insanlık zincirlerinden kurtulamayacaktır.





 

GAZZE, KUDÜS, FİLİSTİN: Bir Şiir, Sonsuzluğa Dair Tarihin tozlu yollarında yürürken, ayaklarımızın altında yankılanan adımlardan biri mutlaka Filistin’e çıkar. Orası, sadece bir toprak parçası değil; zamanın bile dokunmaya kıyamadığı kadim bir şiirdir. Her mısrası acıyla, umutla, direnişle yazılmış; her kıtası gözyaşlarıyla ve dualarla sulanmıştır. Gazzesiyle, Kudüs'üyle, Nablus'uyla, Ramallah’ıyla... Filistin, insanlığın vicdanında açılmış derin bir yaradır; aynı zamanda iyiliğe ve adalete dair sonsuz bir özlemin adıdır. Gazze, Akdeniz’in tuzlu kokusunu taşıyan rüzgârların kucakladığı, çoraklığına inat hayat fışkıran bir direniş şehridir. Dar sokaklarında çocukların top sesine karışan bomba gürültüleri, oradaki hayatın acı gerçeğidir. Ama her sabah, güneş yine doğar Gazze’nin üstüne; çünkü Filistinliler bilir ki umut, en çok karanlığın koynunda yeşerir. Gazze, her kurşun sesinde yeniden doğan bir ilahidir; bitmek tükenmek bilmeyen bir insanlık destanıdır. Kudüs, üç büyük dinin kalbinde atan mübarek bir nabızdır. Kudüs, yalnızca taş duvarların ve eski sokakların şehri değildir; o, zamanın ve mekanın ötesinde, aşkın ve inancın kutsal bir çağrısıdır. Mescid-i Aksa’nın minberinden yankılanan ezanlar, yüz yıllardır insanlığın adalet ve barış arzusunu gökyüzüne taşır. Kudüs, bir sevdanın adıdır; uğruna çağlar boyu ağıtlar yakılan, dualar edilen, yollara düşülen bir sevda... Filistin, tarihin en kadim hikâyelerinden biridir. Eski zamanların en zengin medeniyetlerine beşik olmuş, nice kavmin duasına, nice peygamberin ayak izine şahitlik etmiştir. Ne yazık ki bugün, o kutsal topraklar dünyanın suskunluğuna ve adaletsizliğine ayna tutmaktadır. Ama Filistin yalnızca bir hüzün coğrafyası değildir; Filistin aynı zamanda sonsuz bir direnişin, sabrın ve insan onurunun efsanesidir. Filistin’in acısı, bir milletin değil, tüm insanlığın ortak sınavıdır. Çünkü Filistin’e sırt çevirmek, insanın kendi özüne, adalet duygusuna, vicdanına sırt çevirmesidir. Bir çocuğun gökyüzüne bakan gözlerinde, bir annenin titreyen ellerinde, yaşlı bir adamın suskun bakışlarında saklıdır Filistin’in hikâyesi. O hikâye, anlatılmadıkça eksik kalır; hissedilmedikçe insan eksik kalır. Bugün Gazze’de her yıkılan ev, bir şiir gibi yeniden örülür. Her alınan can, göğe yükselen bir dua olur. Kudüs’ün sokaklarında yankılanan adımlar, geçmişin ve geleceğin birleştiği kutsal bir ezgiyi taşır kulaklarımıza. Filistin, adını sonsuzluğa yazmış bir şiirdir; ne zaman bir kalp adalet için çarpsa, orada bir Filistin yankılanır. Ve biz, her dua edişimizde, her adalet çağrımızda o şiirin bir mısrasına daha dokunuruz. Çünkü biliriz ki, bir gün, mutlaka bir gün, Filistinli çocuklar da barışın gökyüzü altında şarkılar söyleyecek. Kudüs’te zeytin ağaçlarının altında aşk dolu türküler yükselecek. Gazze’nin kıyısında anneler, kaygısız bir sabahı gözyaşsız karşılayacak. Filistin, sonsuzluğa yazılmış bir şiirdir. Ve biz, o şiirin en içli okurlarıyız.


 


İnsanlığın İflası: Şerefini, Onurunu, Vicdanını Yitiren Bir Dünya Artık hiçbir bahanenin, hiçbir diplomatik yalanın, hiçbir ikiyüzlü açıklamanın önemi yok. Dünya, gözümüzün önünde işlenen bir vahşeti izliyor ve susuyor. İsrail, Gazze'de hastane bombalıyor, okul bombalıyor, aş evi bombalıyor. Açlıktan iskelete dönmüş çocuklar, enkaz altında can veren bebekler, umutla bekleyen yaşlılar... Hepsi topyekûn yok edilmeye çalışılıyor. Ve dünya, sözde "medeniyet" dünyası, bu barbarlık karşısında suspus! Ne Birleşmiş Milletler’in kararları, ne uluslararası hukuk, ne de insan hakları beyannameleri bir işe yarıyor. Çünkü bütün kurumlar, zalimlerin karşısında aciz, mazlumların gözyaşı karşısında kör hale geldi. Bugün Gazze’de yaşananlar bir ilk değil. Hatırlayın: 1937'de Guernica bombalandı, dünya sadece kınadı. 1994'te Ruanda’da 100 gün içinde 800 bin insan katledildi, dünya sessizdi. 1995'te Srebrenitsa’da Birleşmiş Milletler gözetiminde 8 binden fazla Boşnak katledildi, dünya sadece seyirci kaldı. Şimdi aynı utancı Gazze’de yaşıyoruz. İsrail, dört bir yandan ablukaya aldığı bir halkı açlığa, susuzluğa, ölüme mahkûm ederken; Batı başkentlerinde özgürlük naraları atanlar sus pus! Sözde basın özgürlüğü, sözde insan hakları savunuculuğu, sözde demokrasi naraları bir anda yok olup gitti. Bugün Gazze’de: 50.000’den fazla sivil hayatını kaybetti. Her 10 dakikada bir çocuk hayatını kaybediyor. Elektrik, su, ilaç gibi temel ihtiyaçlar tamamen kesilmiş durumda. Okullar, hastaneler, mülteci kampları doğrudan hedef alınıyor. Ve dünya, bu vahşeti görmemek için gözlerini kapatıyor. Tarihe not düşüyoruz: Suskun kalan her lider, her kurum, her medya organı, her birey bu suçun bir parçasıdır. Masum bir çocuğun son nefesi, sizin sahte barış masallarınızı boğacaktır. Victor Hugo bir zamanlar şöyle demişti: "Zalimler yalnızca kendilerine yardım edenlerin sessizliği sayesinde var olabilir." Bugün sessiz kalanlar, yarın yıkılan insanlık mirasının altında kalacak! Çünkü mesele sadece Gazze değil, mesele insanlık denen kavramın küresel olarak can çekişmesidir. Bugün Gazze'de ölen her masumun hesabı, susan dünyanın alnına utanç damgası olarak kazınmıştır. Artık maskeler düşmüştür. Artık dünya ikiye ayrılmıştır: Mazlumların yanında olanlar ve katillerin suç ortakları! Ve biz biliyoruz: Zulümle abad olanların sonu hep berbat olmuştur. Gazze kazanacak! Zulüm kaybedecek! Ve tarih susanların adını lanetle anacak!

 

 

Tesettür ve Zina Üzerinden Hutbeye Açılan Saldırılar Bugün, Cuma hutbesi etrafında koparılan fırtına, ne sadece birkaç kelimeye, ne bir kuruma, ne de bir kürsüye yöneliktir. Bu, İslam’ın toplumsal inşa ilkelerine, ahlâkı önceleyen medeniyet anlayışına, hattâ doğrudan vahyin yeryüzündeki yankısına dönük sistematik bir inkâr ve itibarsızlaştırma kampanyasıdır. Tesettür gibi bir kimlik simgesi, zina gibi insanlık onurunu çürüten bir sapma, artık sadece teolojik meseleler değildir; bu kavramlar, bir medeniyetin muhkem temelleri ile modern dünyanın “sınırsız özgürlük” putu arasında cereyan eden ideolojik savaşın cephe hatlarıdır. Tesettür: Mahremiyetin ve Kimliğin Sancağı Tesettür, sadece bir kumaş meselesi değildir. O, kadının ve toplumun iffetini koruyan, insanı nesneleştirmeye direnen bir iman çağrısıdır. Nur Suresi’nin 31. ayetinde açıkça emredilen bu hüküm, asla tarihsel bir gelenek değil, evrensel bir ahlâk ilkesidir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) eşlerinden başlayarak ümmete sirayet eden bu emanet, aynı zamanda toplumsal dengeyi sağlayan bir edep şemsiyesidir. Bugün tesettüre yapılan saldırılar, aslında kadının özgürleşmesi değil, “tüketim nesnesine indirgenmesi” sürecinin meşrulaştırılmasıdır. Hutbede tesettürün hatırlatılması, işte bu değersizleştirme düzenine karşı bir direniştir. Dolayısıyla buna karşı çıkmak, sadece bir giyim tarzına değil, İslam’ın toplumu fesada karşı koruyan setlerine karşı çıkmaktır. Zina: Ahlâkî Çöküşün Kavşak Noktası Zina, sadece bireysel bir günah değildir; bu fiil, aile yapısını dinamitleyen, neslin ifsatına neden olan ve sosyal düzeni altüst eden ağır bir suçtur. Kur’an’ın İsra Suresi’nde "Zinaya yaklaşmayın, çünkü o çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur" (17:32) diye yasakladığı bu fiilin meşrulaştırılması, medeniyetimizin mayasını çözen en büyük tehlikedir. Diyanet’in zina karşıtı ifadelerine gösterilen tepki, sadece bireysel özgürlüğü savunma kisvesiyle sunuluyor. Oysa burada mesele özgürlük değil, ahlâkın kamusal alandan tasfiyesidir. Bugün hutbede dile getirilen bu uyarılar, aslında toplumu ayakta tutan son istinat duvarlarıdır. Bu duvarlar yıkılırsa ne özgürlük kalır, ne insanlık. Hutbe: Minberden Medeniyete Hutbeye düşmanlık, aslında İslam’a, onun toplumu koruyan emirlerine, Müslüman fert ve cemiyetin istikametini tayin eden ilkelere yöneltilmiş bir düşmanlıktır. Bu saldırılar, bir hutbe metniyle sınırlı değildir. Bu, ümmetin diriliş çağrılarına karşı gösterilen sinsi bir reaksiyondur. Diyanet’in tesettür ve zina gibi kavramları dile getirmesi, bir rejim meselesi değil, bir inanç sadakatidir. Minberde konuşan imam, sadece bir din görevlisi değil; o, ümmetin vicdanıdır, tarihidir, Kur’an’daki “emr-i bi’l ma’rûf ve nehy-i ani’l münker” emrinin yeryüzündeki yankısıdır. Bugün sorulması gereken soru şudur: Bir millet, bin yıldır istinad ettiği değerleri terk ederse ne olur? Hutbeye saldıranlar, aslında bu sorunun cevabını vermek istemeyenlerdir. Onlar için mesele İslam değildir; mesele, İslam’ı hayattan kovmaktır. Onlar için mesele Diyanet değil; mesele, Kur’an’ın kamusal alanda konuşmamasıdır. Ama biz biliyoruz: Hakikatin sustuğu yerde yozlaşma konuşur. Minberin sustuğu yerde piyasalar ve ekranlar yeni bir ahlâk inşa eder: ahlâksızlık! İşte bu yüzden, hutbenin dili Allah’ın dilidir; Diyanet’in sesi milletin sinesinden doğmuştur. Biz bu milletin evlatları olarak minberin, tesettürün ve iffetli neslin yanındayız. Çünkü biz sadece geçmişe değil, aynı zamanda geleceğe karşı da sorumluyuz.


 

Çıplaklık tüm zamanlarda ilkelliğin alameti olmuştur. Giyim, insanın doğaya karşı ilk zaferi; aklın, içgüdüler üzerindeki hâkimiyetidir. Dolayısıyla çıplaklık, sadece bedeni açığa vurmaz; aynı zamanda zihinsel ve ahlaki soyunmuşluğu da temsil eder. Kur’an-ı Kerim’in ilk surelerinden biri olan A’râf suresinde, Hz. Âdem ve Havva’nın cennette yasak meyveyi yemelerinden sonra “avret yerlerinin açılması” ile yüzleştikleri belirtilir (A’râf 7/22). Bu anlatı, çıplaklığı günahın ilk semptomu, ilahi düzenden sapmanın fiziki göstergesi olarak resmeder. Burada çıplaklık, yalnızca bedenin değil, insanın Allah’a olan sadakatinin de soyunmasıdır. Hadis literatüründe ise haya, imanın bir şubesidir (Buhârî, İman, 16). Haya duygusunu ortadan kaldıran her şey, doğrudan iman eksikliğiyle ilişkilendirilmiştir. Dolayısıyla çıplaklık, İslami düşüncede bireysel bir tercih değil, toplumun genel ahlaki atmosferini belirleyen kolektif bir çöküş biçimidir. Divan edebiyatında, güzellik tasvirlerinde dahi örtü esastır. Nazirelerle örülü beyitlerde bile mahremiyetin estetiği korunur. Fuzûlî’nin meşhur gazelinde geçen “Sakın terk-i edebden kûy-i Mahbûb-i Hüdâ’dır bu” ifadesi, sadece bir sevgiliye saygı değil, aynı zamanda “örtünmenin edebi”nin korunması gerektiğine dair sembolik bir çağrıdır. Modern edebiyatta ise bu sınır giderek silinmiş, çıplaklık bir “özgürlük” ya da “ifade biçimi” olarak lanse edilmiştir. Bu dilin dönüşümü, insanın kutsalla kurduğu bağın zayıfladığının göstergesidir. İlkel kabilelerde giyim normlarının ya hiç olmadığı ya da ritüellere indirgenmiş olduğu görülür. Kültür tarihçisi Arnold van Gennep’in geçiş ritüelleri üzerine çalışmaları, çıplaklığın genellikle çocukluk, kabileye kabul veya kurban ritüelleriyle özdeşleştirildiğini gösterir. Bu, çıplaklığın bireyin “insanlaşmadan önceki hali”yle bağlantılı olduğunu ortaya koyar. Sosyolojik olarak değerlendirildiğinde ise, Batı toplumlarındaki pornografik içeriklerin artışı ile aile yapısındaki çöküş, evlilik dışı doğum oranlarındaki yükseliş ve mahremiyet algısındaki erozyon arasında doğrudan bir ilişki gözlemlenir (Bkz: Giddens, Modernity and Self-Identity, 1991). Postmodern kültürde çıplaklık, sanat, moda ve reklam adı altında estetize edilerek normalleştirilmiştir. Oysa bu normalleşme, aslında özün boşaltılması ve insanın hayvani yönlerinin yeniden yüceltilmesi anlamına gelir. Michel Foucault’nun “bedenin disiplin altına alınması” fikrinden uzaklaşılarak, “bedenin ifşa ile özgürleşmesi” miti inşa edilmiştir. Ne var ki bu özgürlük, özden yoksun bir boşluk üretmekten başka bir işe yaramamaktadır. Çıplaklık, ne bir sanat ne de bir hak meselesidir. Tarihsel, dini, edebi ve sosyolojik verilerle sabittir ki çıplaklık, insanın içsel iradesinden değil; dışsal yönlendirmelerle yozlaştırılmış benliğinden kaynaklanır. Bu anlamda, çıplaklık tüm zamanlarda ilkelliğin değil sadece alameti, aynı zamanda çağın içinden geçen bir çöküşün işaret fişeğidir. Giyinmek, sadece örtünmek değil; bir medeniyet tasavvurunu sırtlamaktır. Soyunmak ise, o tasavvurdan kaçıp hayvani dürtülerin çağrısına teslim olmaktır. Bu sebeple, çıplaklık medeniyetle değil, onun yitimiyle ilişkilidir. Ve bu yitim, toplumun hem vicdanında hem de tarih sahnesinde yankılanır.

 

Boykot: Ahlaki Bir Direnişin Adıdır Boykot: Modern dünyanın vicdan testlerinden biri olan tüketim ahlakını sorgulama bir davetidir. Kapitalist sistemin hoyrat döngüsünde bir direniş biçimi olarak ortaya çıkan boykot, artık sadece politik değil, ahlaki ve hatta imanî bir duruşa dönüşmüştür. Boykotun ahlaki, dini ve tarihî temelini; bireysel sorumlulukla toplumsal bilinç arasındaki köprüyü anlamak zorundayız. Ahlak; yalnızca bireysel faziletler bütünü değil, toplumun ortak vicdanını temsil eder. Boykot, bu vicdanın bir tepkisidir. İslam ahlakı açısından değerlendirildiğinde, zulme rıza zulümdür. Kur’an’da, “Zulmedenlere en küçük bir meyil göstermeyin, yoksa size de ateş dokunur” (Hûd, 113) buyurulur. Bu, tüketim yoluyla zalime dolaylı destek veren her bireyin bu eylemi sorgulaması gerektiğini ortaya koyar. Zira bir çocuğun üzerine yağan bombanın finansörü olan bir şirketten yapılan alışveriş, yalnızca bir ekonomik tercih değil, ahlaki bir iflastır. Müslüman, birey olarak değil ümmetin bir ferdi olarak düşünür. Gazze’de bombalanan bir okul, Kudüs’te aşağılanan bir mukaddesat ya da Doğu Türkistan’da asimile edilen bir nesil, her Müslüman’ın meselesidir. Boykot, bu aidiyetin eyleme dökülmüş halidir. Sadece üzülmek, paylaşmak ve dua etmek yetmez; zalimin sofrasına oturmamak da gerekir. Boykotun etkisiz olduğu yönündeki söylemler, çoğu zaman sistemin manipülasyonudur. Oysa tarihte ve günümüzde pek çok örnek, bu yöntemin hem ekonomik hem politik sonuçlar doğurduğunu göstermektedir: Gandhi'nin Tuz Yürüyüşü (1930): İngiliz emperyalizmine karşı sembolik ve etkili bir boykot eylemi olarak tarihe geçti. Amerikan Sivil Haklar Hareketi (1955 Montgomery Otobüs Boykotu): Rosa Parks’ın başlattığı bu boykot, siyahilerin hak mücadelesinde dönüm noktası oldu. Nestlé Boykotu (1977–günümüz): Bebek maması pazarlama etiği nedeniyle başlatılan bu boykot, küresel farkındalığın simgesi hâline geldi. 2023 Filistin Destekli Tüketim Boykotları: İsrail'in Gazze'deki saldırılarına destek verdiği belirtilen şirketlere karşı Türkiye, Malezya, Ürdün, Güney Afrika gibi ülkelerde halk boykot hareketleri başlattı. Bu boykotlar, bazı markaların bölgeden çekilmesine ya da kampanya durdurmasına neden oldu. Boykot, sessizliğin kırıldığı andır. Tüketici artık sadece alıcı değil, taraf olmuştur. Boykot, sivil itaatsizliğin modern formlarından biridir. John Rawls’un tanımıyla sivil itaatsizlik, “hukuk devleti içinde adaletsizliğe karşı bilinçli ve barışçıl bir direniştir.” Boykot, tüketim tercihiyle yapılan bir protestodur. Etik tüketici, ürünün yalnızca fiyatına değil; üretim sürecindeki adalete, insan haklarına, çevresel duyarlılığa da dikkat eder. Boykot, etik tüketimin en somut ve en yüksek sesli ifadesidir. Boykot, Vicdanın Eyleme Dönüşmesidir Boykot bir tepkidir ama aynı zamanda bir tercihtir. Neye razı, kime razı olduğumuzu belirler. Her alışverişte ya zalime ya mazluma destek verilir. Her ödeme ya adaleti güçlendirir ya zulmü besler. Bu nedenle boykot, ahlaki bir eylemden öte, bir imtihandır. Tercih, insanın karakterini belirler. Unutulmamalıdır ki, boykot yalnızca bir şeyden vazgeçmek değil; bir şeye sahip çıkmaktır. Vicdana, ahlaka ve kardeşliğe…

 


İnsanlığın Eşiğinde: Rafah Kapısı ve Ahlâkın Çağrısı “Rafah sınır kapısını açın, Gazze’yi kurtarın. Bu bir insanlık vazifesidir; bebekler, çocuklar, kadınlar, yaşlılar, hatta hayvanlar sizi bekliyor. Gazze'de durum insanlığı travmaya sürükleyecek bir hâlde…” Bir sınır kapısıdır söz konusu olan. Adı "Rafah", Arapçada "refah"la akraba, anlamı yakın: ferahlık, rahatlık, geçiş, nefes… Fakat bu kelime artık ne bir geçişi temsil ediyor ne de ferahlığı. Bugün, bu kapının ardında çocukların ağlaması, annelerin yüreğinin yanması, susuz dudakların çatlaması, gökyüzünü gözleyen yaşlıların gözlerinde bir “merhamet ihtimali” bekleyişi var. Rafah, yalnızca coğrafi bir sınır değil, aynı zamanda ahlâkî bir eşiği temsil ediyor. Bu eşik, insanlığın vicdanla olan bağını ölçen bir terazidir bugün. Ve bu terazi, utançla ağır basmaktadır. Vicdanın Hududu: Sınırlar mı, Sorumluluk mu? Modern uluslararası hukuk ve diplomasi, egemenlik haklarını ve sınır güvenliğini yüceltirken, insan hayatının kutsallığını çoğu zaman teğet geçmektedir. Ancak burada karşımıza çıkan soru yalnızca politik ya da diplomatik bir mesele değildir. Asıl soru şudur: İnsan hayatı hangi sınıra kadar değerlidir? Gazze’de yaşananlar, yalnızca bir halkın çektiği acı değil, aynı zamanda dünyanın kolektif duyarsızlığının anatomisidir. Bebeklerin açlıktan ölmesi, hastaların ilaçsızlıktan kıvranması ve hayvanların susuzluktan telef olması artık yalnızca haber değil; bunlar, uygarlığımızın başarısızlık tutanaklarıdır. Edebiyat, çoğu zaman tarih kitaplarının söylemeye cesaret edemediği hakikatleri fısıldar. Gazze üzerine yazılan şiirler, ağıtlar, romanlar, hatta sessizlikle örülmüş cümleler, aslında dünya kamuoyunun ne kadar suskun olduğuna dair birer belgedir. Filistinli şair Mahmud Derviş'in dizelerinde yankılanan "bu dünya bir kez daha düştü" hissi, bugün hâlâ güncelliğini koruyor. Çünkü düşüş yalnızca bir toprağın işgali değil, aynı zamanda insanlığın değer haritasının çöküşüdür. Hayatın en kırılgan formlarının bile merhamet dilencisi hâline gelmesi, insan merkezli ahlâk kuramlarının sınırlarını gösterir. Bu noktada, yalnızca insan hakları değil, “canlı hakları”ndan söz etmek gerekir. Aç bir güvercinle aç bir çocuk arasında kurulan bağ, bizi yeniden düşünmeye davet eder: Kim daha savunmasız? Ve kime karşı sorumluyuz? Travma Çağında İnsan Olmak Gazze’de yaşananlar artık bir trajedi değil, bir travmadır. Travma, sadece maruz kalanı değil, izleyeni de yaralar. Bu nedenle, Gazze’de bombalanan hastaneler kadar, bu görüntüye alışan gözler de “yanlıştır”. İnsanlığın ortak belleğinde açılan bu yara, yalnızca bir bölgeyle sınırlı kalmayacak; her vicdanlı bireyin ruhunu kanatacaktır. Kapı Açılmalı, Ama Önce Kalp Açılmalı Rafah sınır kapısı yalnızca beton bloklardan oluşmuyor. O kapının ardında açılmayı bekleyen, aslında insanın vicdanıdır. Bu bir “insanlık vazifesidir” çünkü bu çağrının muhatabı sadece hükümetler değil; her bir bireydir, her bir kalptir. İnsanlık bir sınav veriyor ve bu sınav yalnızca Gazze için değil, dünya için. Çünkü bugün Gazze’de kapanan her kapı, yarın başka bir coğrafyada başka bir masuma kapanabilir. Vicdanın diliyle söyleyelim: Rafah açılmazsa insanlık kapanır.




 

İnsan Kalmanın Bedeli: Siyonizme Karşı Durmak Bir çocuğun gözlerinden yükselen sessiz çığlık, bombaların gürültüsünden daha ağırdır. Filistin’de, Gazze’de, işgal altındaki topraklarda bu sessizlik artık yankı değil; ölü bir yankıdır. İnsan kalmak, bu yankıya kulak vermekle başlar. Siyonizm ise, bu yankının üzerine beton döken, o sesi boğmaya çalışan siyasi bir ideolojidir. Dolayısıyla, siyonizme karşı olmak sadece politik bir duruş değil; insan kalmanın, vicdanla yaşamanın, ahlakla direnmenin adıdır. Siyonizm: Bir İdeolojiden Öte, Bir Zulüm Mimarisi Siyonizm, 19. yüzyılda Avrupa'da doğmuş ve sözüm ona "Yahudilere vadedilmiş topraklarda" ulus-devlet kurma amacıyla şekillenmiş bir hareketti. Ancak bu fikir, zamanla etnik temizlik, zorunlu göç, işgal, duvarlar, ambargolar, saldırılar ve soykırıma yaklaşan uygulamalarla kirlenmiştir. Artık bir ulusal kurtuluş hareketi değil, ırkçı, yayılmacı, ve sömürgeci bir projedir. Uluslararası Hukuk ve Filistin Birleşmiş Milletler raporları, Uluslararası Af Örgütü, İnsan Hakları İzleme Örgütü ve hatta bazı israil iç hukuk kurumları, siyonist israil rejiminin apartheid (ırk ayrımı) uyguladığını defalarca belgelemiştir. Bu durumda, siyonizme karşı durmak; hukuka, insan haklarına ve evrensel değerlere sahip çıkmaktır. Kalemin Kanla Yazdığı Yer Mahmoud Darwish’in dizelerinde ağlayan bir milletin acısını okuyabiliyoruz: "Bizim için gökyüzü yok artık / Bizim için deniz, sadece bir mezar" Bu dizeyi anlamak için Gazze’de bir gece geçirmek gerekmez, sadece vicdan yeterlidir. Siyonist saldırılar altında parçalara ayrılan bedenler, taşlara sarılan çocuklar, yakılan zeytin ağaçları, yıkılan camiler, bombalanan okullar ve karantinaya alınmış bir millet... Kur’an-ı Kerim, Maide Suresi 32. ayette şöyle der: "Kim bir cana kıymamış ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış birini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir." Bu ayet, insan hayatını mutlak değer olarak gören bir ilahi bildiridir. Ve yine İslam geleneğinde Peygamber Efendimiz (sav) buyurur: “Zulme rıza, zulümdür.” Siyonizmin yürüttüğü politikalar zulümse, buna karşı çıkmamak dindarlık değil, inkârdır. Siyonizmin füzeleri sadece binaları değil, bir halkın hafızasını, umudunu ve çocukluğunu hedef alıyor. Ve her patlama sonrası bir annenin elinde tutamadığı çocuğu, bir babanın üstünü örtemediği cesedi kalıyor geriye. Bunları görmek, bilmek ve hâlâ “tarafsızım” diyebilmek, insanlıktan istifa etmektir. Siyonizme Karşı Olmak Bir Taraf Tutmak Değil, İnsan Olmaktır Bu mesele sadece Filistin’in meselesi değildir. Bu, insanlığın sınavıdır. Sessizlik, tarafsızlık, denge söylemleri; zulmü meşrulaştıran maskelerdir. Bugün, siyonizme karşı çıkmak, sadece politik bir tavır değil, vicdani bir vecibedir. Bu direniş, sadece topraklar için değil; insanlık onuru, özgürlük ve hakikat için verilmektedir. Ve bu yüzden: Siyonizme karşı olmak, insan olmaktır. Siyonizme karşı olmak, insan kalmaktır.

 

Toprağın Hafızası: Filistin Direnişi Filistin insanlık tarihinin en eski tanıklıklarından biri, kutsal kitapların merkezinde yer alan, medeniyetlerin kavşak noktasındaki bir bellek mekânıdır. Bugün bu topraklarda yaşanan acılar, yalnızca politik bir çatışmanın sonucu değil; aynı zamanda hafızayla, kimlikle ve kutsalla örülü derin bir direnişin güncel tezahürüdür. Gazze'de yaşananlar bir trajedidir, fakat bu trajedi karşısında Filistin halkının teslim olmaması, onların direnişinin yalnızca politik değil, tarihsel ve kültürel bir boyuta da sahip olduğunu göstermektedir. Filistin toprakları, MÖ 3000’lerden itibaren Kenaniler, Fenikeliler, Hititler ve daha birçok uygarlığın beşiği olmuştur. Kudüs, binlerce yıl boyunca Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam için kutsal bir merkez olmayı sürdürmüştür. Bu toprakların her karışı, üzerinde yürüyen peygamberlerin, filozofların ve orduların ayak izleriyle doludur. Tarihsel süreklilik içinde Filistin halkının buradaki varlığı, sadece fiziksel bir yerleşim değil, aynı zamanda bir hafıza zinciridir. İslam inancında Filistin’in yeri çok özeldir. Kudüs, Hz. Muhammed’in Mirac’a yükseldiği yerdir. Mescid-i Aksa, İslam’ın ilk kıblesidir. Bu dini bağ, Filistinlilerin direnişini sadece dünyevi bir mücadele değil, kutsal bir vazife olarak da görmelerine neden olur. Filistin direnişi, bu anlamda bir ibadet eylemine dönüşür: “Toprağı korumak, imanı korumaktır.” Filistin direnişi, edebiyatın en güçlü damarlarından birine dönüşmüştür. Mahmud Derviş’in dizelerinde vücut bulan Filistin, sürgünün, özlemin ve direncin sembolüdür: "Biz bir halkız; biz yaşarız. Bir çadırın gölgesinde, giyotinle yan yana..." Derviş’in şiirleri, sadece bireysel bir acıyı değil, kolektif bir belleği ve onuru taşır. Filistin edebiyatı, modern Arap yazınının en güçlü direniş damarını oluşturur. Uluslararası hukuk açısından, israil’in Gazze ve Batı Şeria’daki uygulamaları işgal hukuku çerçevesinde tartışmalıdır. BM kararlarına rağmen süregelen yerleşim faaliyetleri, zorla tahliyeler ve abluka uygulamaları, sistematik bir “etnik temizlik” politikası olarak nitelendirilmektedir. Bu, sadece bir ulus devlet çatışması değil, aynı zamanda uluslararası düzenin çifte standartlarını da açığa çıkaran bir laboratuvar haline gelmiştir. 2023 -2025 yıllarında Gazze’de yaşananlar, artık sayılarla ölçülemeyecek bir insanlık krizine dönüşmüştür. Altyapısı yok edilmiş, hastaneleri bombalanmış, eğitim kurumları hedef alınmış bir şehirde yaşamı sürdürmek, insanüstü bir gayret gerektiriyor. Tüm bu yıkıma rağmen, Gazze halkı hâlâ eğitimine devam etmeye, çocuklarını okutmaya ve günlük yaşamı sürdürmeye çalışıyor. Bu durum, sadece bir dayanıklılık değil, aynı zamanda vatan toprağına olan sadakatin bir göstergesidir. Filistin’de yaşananlar sosyal medyada yankı bulurken, resmi uluslararası mekanizmaların büyük ölçüde etkisiz kalması, insan hakları normlarının çöküşünü işaret ediyor. Buna karşılık, dünya genelinde halklar düzeyinde büyüyen dayanışma hareketleri, Filistin’in yalnız bırakılmadığını gösteriyor. Bu da direnişin yalnızca yerel değil, evrensel bir boyut kazandığını ortaya koyuyor. Filistin halkı için direniş, yalnızca bir karşı duruş değil; aynı zamanda hatırlama, var olma ve var kılma mücadelesidir. Tarihine, kültürüne, toprağına olan bağlılık, onların en güçlü silahıdır. Bugün Gazze’de yükselen her ağıt, geleceğin adaletine dair bir kayıt düşmektedir. Filistin teslim olmadı, çünkü hafızasını kaybetmedi. Bu hafıza, direnişin kaynağıdır.

 

Modern Zamanların Sessiz Cinayeti: İnsanoğlunun yaşadığı çağlar, sadece teknolojik veya siyasi gelişmelerle değil; aynı zamanda ahlâki, inanç temelli ve ontolojik dönüşümlerle de şekillenmiştir. İçinde bulunduğumuz çağ, insanın sadece bedenini değil, ruhunu da hedef alan bir saldırının ortasında gelişmektedir. Bu saldırı; modernite, kapitalizm, medya, gıda endüstrisi, faiz ekonomisi ve pornografi gibi araçlarla yürütülen çok boyutlu bir "manevî tasfiye operasyonu" şeklinde ilerlemektedir. 1. Gıdanın Kimyasını Bozarak İffetsiz Toplum Üretimi Kur’an’da gıdanın helal ve tayyib (temiz) olması vurgulanır: "Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helal ve temiz olanlarından yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin." (Bakara, 2/168) Modern gıda endüstrisi, hem fıtratı bozan katkı maddeleri hem de hormonlar aracılığıyla insanın fizyolojisini ve psikolojisini doğrudan etkilemektedir. Bu durum iffetsizlik, cinsel sapmalar ve bedensel yozlaşmanın da temelini oluşturmaktadır. İmam Gazâlî, gıdanın manevî tesirlerine dikkat çekerek “Lokma haram olursa ibadet lezzet vermez” der. 2. Faiz Sistemiyle Haramla Beslenen Bir Toplum Kur’an’da faizle ilgili hükümler son derece nettir: "Allah faizi mahveder, sadakaları ise bereketlendirir." (Bakara, 2/276) "Faiz yiyen kimseler, şeytan çarpmış gibi kalkarlar..." (Bakara, 2/275) Bugün küresel finans sisteminin temel direği olan faiz, bireylerin ve toplumların sadece malını değil; merhametini, kanaatkârlığını, Allah’a güvenini de kemirmektedir. Kapitalizmle bütünleşen bu sistem, insanı kar peşinde koşan bir “tüketim makinesine” dönüştürmektedir. 3. Pornografi ile Şahsiyetin İmhası Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Gözlerin zinâsı bakmaktır..." (Buhârî, İsti'zân 12) Görsel şehvet çağında pornografi, sadece cinsel bir sapma değil; insanın zihnî ve ruhsal kimliğini tahrip eden bir hastalıktır. Bu endüstri, aile yapısını yıkan, iffeti değersizleştiren ve nefsin köleliğini teşvik eden bir "manevî virüs" olarak çalışmaktadır. 4. Medya ile Edilgen ve Pasif Karakterli Toplumlar Medya, Kur’an’da ifade edilen "yalan haber yayan münafıklar" (Nur, 24/11-15) üzerinden değerlendirilmelidir. Bilgi, salt verilmiş bir veri değil; aynı zamanda yönlendirme aracıdır. Medyanın tarafsızlığı mitolojik bir iddiadır. Gerçekte medya, neye inanacağımızı, neye öfkeleneceğimizi, hatta ne zaman dua edeceğimizi bile belirleyebilen bir "kurgusal peygamber" hâline gelmiştir. 5. Modernite ile Ahlâk ve Masumiyetten Yoksun Bir Toplum Modernite, İbn Haldun’un "umran" dediği medeniyetin ruhunu değil; cesedini üretmiştir. İnsanlar artık ahlâkı ölçü değil, tercihlerden biri sayar. "Onlar dinlerini oyun ve eğlence edindiler, dünya hayatı onları aldattı." (A’râf, 7/51) Modernite, Tanrı’nın yerine insanı; hakikatin yerine yorumu; helalin yerine normları koydu. Böylece ahlâk bireysel tercihlere indirgenerek tümüyle göreli hâle getirildi. 6. Kapitalizm ile Zalimleşmiş Tüketici Toplumlar Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: "Komşusu açken tok yatan bizden değildir." (Buhârî, Edeb 27) Kapitalist sistem, insanı ‘tüketen varlık’ (homo consumer) kimliğine sıkıştırarak, paylaşmayı, infakı ve toplumsal sorumluluğu ortadan kaldırmaktadır. Tüketim bir ibadete, reklamlar bir vaaz kürsüsüne dönüşmüş durumda. 7. Haram Gıdalar ve Cinsel Sapmaların Normalleştirilmesi "Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı iyi ve temiz şeyleri haram kılmayın." (Maide, 5/87) Haram gıdalar, sadece fizyolojik değil; hormonal, ruhsal ve psikolojik etkileriyle bireylerin yönelimlerine kadar etki etmektedir. Fıtratın dışına çıkış, bir tercih değil; endüstriyel bir manipülasyon hâlini almıştır. Sonuç: Ruhun Katli ve Dirilişe Davet Yaşadığımız çağ, sureten insan; sîreten hayvan kalmış bir nesil üretmiştir. Kur’an, böyle bir dönüşüme açıkça dikkat çeker: "Onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapkındırlar." (A’râf,7/179) İnsan ancak Allah’a yönelerek, fıtratına dönerek ve hakikati arayarak bu cinayeti durdurabilir. Asıl cihad, önce içte başlar:

 

GAZZE'DE ANNE OLMAK: VARLIĞIN AĞRISINDA BİR İRADE “Anne olmak” dünyanın her yerinde kutsal bir deneyimdir; ancak coğrafya, bu kutsallığın yükünü ve anlamını bambaşka boyutlara taşıyabilir. Gazze'de anne olmak, yalnızca bir çocuğun dünyaya gelişine eşlik etmek değil, aynı zamanda her nefeste ölümün gölgesinde umut inşa etmektir. Gazze Şeridi, yaklaşık 2.3 milyon insanın yaşadığı, 365 kilometrekarelik bir alana sıkışmış, sistematik kuşatma ve bombardıman altındaki bir bölgedir. Bu dar alanda yaşanan insani dram, sadece siyasi bir çatışmanın sonucu değil, aynı zamanda insan ruhunun sınandığı bir mekândır. Bu ortamda annelik, fiziksel barınma, beslenme ve güvenlik gibi temel ihtiyaçların bile lüks sayıldığı bir zemin üzerinde inşa edilir. Gazzeli bir anne için “çocuğuna süt bulmak”, bazen “ölüm kalım” arasında bir tercih haline gelir. Gazzeli bir anne, sadece kendi ölümünü değil, çocuğunun ölümünü her an ensesinde hisseder. Ancak bu ontolojik karanlık, anne sevgisinin ve iradesinin ışığıyla delinmeye çalışılır. Savaş ortamında yaşayan bireylerde “travma” gelişir. Bu, tekrar eden ve kaçışı olmayan tehditlerin bireyin kişiliğinde derin yaralar bırakır. Gazzeli anneler bu travmanın hem taşıyıcısı hem aktarıcısıdır. Ancak en büyük travma kaynakları olan anneler, aynı zamanda çocukları için en büyük güvenlik kaynağıdır. Bu ikilik, annenin içinde sürekli çatışan bir varlık alanı oluşturur. Gazze’de bir annenin gözyaşı, hem acının hem de direnmenin kodudur. Gazze’de annelik, aynı zamanda toplumsal direnişin omurgasıdır. Kadınlar, sadece çocuk büyüten bireyler değil, aynı zamanda direnişin hafızasını ve ahlakını taşıyan kişilerdir. Toplumsal bellekte annenin diliyle yaşatılan hikâyeler, Filistin kimliğinin aktarımında merkezi rol oynar. Bu bağlamda Gazzeli kadın, hem hayatın devamını sağlayan hem de onu anlamlı kılan bir aktördür. Anne, “cennetin ayakları altına serildiği” yüce bir makamdır. Gazzeli anneler için bu makam, günlük yaşamın içinde daha da belirginleşir. Her yeni doğum, Kur’an’da geçen "her nefis ölümü tadacaktır" (Ali İmran, 185) ayetini hatırlatır. Gazzeli bir anne, çocuğunu sabırla büyütürken her an şehadete uğurlamaya hazırdır. Bu, sadece dini bir kabulleniş değil, aynı zamanda kaderin aktif bir yorumu ve iradi bir teslimiyettir. Kur’an’ın “Bir canı kurtaran, tüm insanlığı kurtarmış gibidir” (Maide, 32) ayeti, Gazzeli annenin her bir çocuğunu yaşatma çabasının evrensel ve kutsal bir değer olduğunu ortaya koyar. Anne burada yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda ilahi bir rol üstlenmiştir. Gazze’de anne olmak; sadece doğurmak değil, bir halkın hafızasını, acısını, onurunu ve umudunu taşımaktır. Her doğan çocuk, kuşatma altındaki bir umut tomurcuğudur. Her annenin gözyaşı, hem dua hem direniştir. Bu annelik; dünyanın geri kalanına, insanlık onurunun ve inancın ne anlama geldiğini hatırlatan bir aynadır. Gazzeli anneler, tarih boyunca yazılan tüm annelik tanımlarını yeniden kurar: Onlar, yaşamın kıyısında yürürken bile evlatlarına cennetin yolunu göstermeye çalışan sarsılmaz bir iradenin, ilahi bir sevginin ve fıtratın en saf yansımasıdır.




 

Gazze’nin Çığlığı: Gazze, tarihin en ağır sınavlarından birini yaşıyor. Bebeklerin masum bedenleri bombalarla parçalanırken, annelerin feryatları gökyüzünü deliyor. Bu topraklarda sadece canlar değil, insanlığın vicdanı, şerefi, hayatiyeti ve onuru da toprağa gömülüyor. Müslümanlar, imanlarının en çetin imtihanıyla yüzleşirken, dünya, ahlaki ve manevi çöküşünün en karanlık sahnesinde rol oynuyor. Gazze: Tarihin Kanlı Sayfası Gazze, insanlık tarihinin utanç abidelerinden biridir. Firavun’un zulmüne karşı Musa’nın direnişi, Nemrut’un ateşine karşı İbrahim’in serinliği, Ebrehe’nin fillerine karşı Ebabil’in zaferi… Tarih, zalimlerin karşısında mazlumların sabrıyla doludur. Ancak Gazze, modern çağın en acımasız soykırımına sahne oluyor. 2023’ten bu yana İsrail’in sistematik saldırıları, on binlerce masumun, özellikle çocukların ve kadınların hayatına mal oldu. Birleşmiş Milletler raporlarına göre, 2024 sonuna kadar Gazze’de 40 binden fazla insan öldürüldü; bunların %70’i kadın ve çocuklardan oluşuyor. Hastaneler, okullar, camiler bombalanıyor; yardım konvoyları hedef alınıyor. Bu, yalnızca bir savaş değil; insanlığın ruhuna karşı işlenen bir cinayet. Gazze, tarihin tekerrürü değil, tarihin en iğrenç yüzüdür. Haçlı Seferleri’nde Kudüs’ün sokaklarında akan kan, Endülüs’te yakılan Müslüman bedenler, Bosna’da katledilen masumlar… Hepsi, Gazze’de yeniden canlanıyor. Ancak bu kez, zalimlerin pervasızlığı daha büyük; çünkü dünya, bu vahşeti ekranlardan izlerken susuyor. Batı, “özgürlük” ve “demokrasi” nutukları atarken, Gazze’deki bebeklerin cesetlerine sırtını dönüyor. Bu, sadece bir siyasi mesele değil; insanlığın özüne dair bir iflastır. Müslümanların İmtihanı: Sabır mı, Sessizlik mi? Kur’an-ı Kerim, “Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere müjdele” (Bakara, 155) buyurur. Gazze, Müslümanların sabrını, direncini ve imanını sınayan bir ateş çemberidir. Ancak bu imtihan, yalnızca Gazzelilerin değil, tüm ümmetin omuzlarındadır. Müslüman dünyası, bu vahşet karşısında ne yapıyor? Krallar, sultanlar, liderler; koltuklarını koruma telaşında. Petrol zengini ülkeler, Gazzeli çocukların açlığına sessiz. Müslüman halklar, öfkelerini sosyal medyada haykırırken, sokaklar çoğu zaman boş. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Müminler bir vücudun azaları gibidir; bir uzuv rahatsızlandığında diğerleri de uykusuz kalır, ateş içinde yanar” buyurmuştur. Gazze yanarken, ümmetin uykusu haram olmalıydı. Ancak, lüks içinde yaşayanlar, tatil planları yapanlar, suskunluğa gömülenler… Bu, imtihanın en ağır sorusudur: Gazze’deki kardeşlerimiz ölürken, bizler nasıl huzur buluyoruz? Bu sessizlik, sabır değil; gaflettir. Bu duyarsızlık, iman değil; zayıflıktır. Dünya Vicdanının İflası Gazze, sadece Müslümanların değil, tüm insanlığın imtihanıdır. İnsan hakları, evrensel değerler, adalet gibi kavramlar, Gazze’de anlamsız birer kelimeye dönüştü. Batı, kendi medeniyetinin çöküşünü Gazze’de sergiliyor. İnsan hakları savunucuları, Filistinli çocukların katledilmesine sessiz. Özgürlük naraları atan medya, İsrail’in savaş suçlarını örtbas ediyor. BM, Güvenlik Konseyi’nde veto edilen kararlarla felç olmuş durumda. Bu, modern dünyanın ikiyüzlülüğünün en çıplak halidir. Direniş: İman ve Onurun Zaferi Ancak Gazze, sadece acının değil, direnişin de destanıdır. Gazzeliler, imkânsızlıklar içinde imanlarıyla ayakta duruyor. Bir anne, çocuğunun cesedine sarılırken bile “Hasbunallah” diyor. Bir çocuk, evi yıkılmış olsa da taşla tanklara meydan okuyor. Bu, Hz. Hüseyin’in Kerbela’daki duruşudur; Hz. Ali’nin “Zulme karşı susan dilsiz şeytandır” haykırışıdır. Gazze, modern çağın Kerbela’sıdır; Gazzeliler, ümmetin onurunu taşıyan adsız kahramanlardır. Direniş, sadece silahla değil, sabırla, duayla, hakikati haykırmakla olur. Gazzelilerin direnişi, tüm dünyaya bir ders veriyor: İnsan,maddi güçle değil, imanla yenilmez olur Bu direniş, aynı zamanda ümmete bir çağrıdır

 

Tebe-i Tâbiîn neslinden Abdullah bin Mübarek hazretleri anlatıyor: Hacca gidiyordum. Irak-Suriye topraklarından geçerken yalnız bir kadına rastladım. Selâm verdim; selâmımı “Söz olarak Rahîm bir Rabden selâm sözüdür onların duyacağı.” (Yâsin, 58) âyetiyle aldı. “Buralarda ne yapıyorsun?” diye sordum. “Allah kimi yoldan çıkarmışsa, ona yol bulduracak yoktur.” (A’râf, 186) âyetini okudu. Anladım ki, yolunu kaybetmiş. Nereye gittiğini sorduğumda “Bir gece kulunu Mescid-i Haram’dan alıp Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ı tesbih ederim.” (İsrâ, 1) âyetiyle karşılık verdi. Anladım ki, Kudüs’e gidiyor. “Ne zamandan beri böyle yolunu kaybettin?” dedim. “Tam üç gece.” (Meryem, 10) dedi. Yiyecek verme teklifinde bulundum. “Sonra orucunuzu gün batıncaya kadar tamamlayın.” (Bakara, 187) âyetini okudu. “İyi de Ramazan’da değiliz.” dedim. “Kim Allah için nafile bir hayır yaparsa, Allah her hayrın karşılığını verendir, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Bakara, 158) âyetiyle cevap verdi. “Yolculukta oruç açılabilir.” dedim. “Ama orucu tutarsanız, bu hakkınızda daha hayırlıdır.” (Bakara, 184) âyetini okudu. Niye benim gibi konuşmadığını sordum. “Ağzından tek bir söz bile çıkmasın ki, yanında onu gözleyen ve o sözü kaydetmeye hazır bir gözcü bulunmamış olsun.” (Kaf, 18) dedi. “Kimlerdensin?” diye sordum. “Bu konuda bilgin yok (ailemi söylesem de tanımazsın). Sonra göz de, kalb de (görmeden, kesin bilgiye dayalı olmadan verdiğin her hükümden) sorumludur.” (İsrâ, 36) âyetiyle cevap verdi. “Hata ettim, hakkını helâl et!” dedim. “Bugün size kınama yok. Allah, sizi bağışlasın.” (Yusuf, 92) dedi. Deveme bindirip kafilesine ulaştırma teklifinde bulundum. “Hayır adına ne işlerseniz Allah onu bilir.” (Bakara, 215) âyetiyle mukabele etti. Devemi yanına getirdim. Binecekken, “Mü’min erkeklere söyle, bakışlarını sakınsınlar.” (Nûr, 30) âyetini okudu. Gözlerimi çevirdim; binecekken deve ürküp kaçtı, bu arada elbisesi az yırtıldı. “Başınıza musibet olarak ne gelirse, bu bizzat işleyip, onu hak etmeniz sebebiyledir.” (Şûrâ, 30) âyetini mırıldandı. “Sabret, deveyi bağlayayım!” dedim. “Bu hususta Süleyman’ı anlayışlı ve daha isabetli davranır kıldık.” (Enbiyâ, 79) âyetini okuyarak, devemi yönlendirme konusunda benim daha başarılı olduğumu kasdetti. Deveye bindi ve “Bunu bize baş eğdiren Allah’ı tesbih ederim; yoksa bunu biz başaramazdık. Ve sonunda şüphesiz Rabbimize döneceğiz!” (Zuhruf, 13-14) âyetlerini okudu. “Haydi!” diye deveyi hızlandırdım. “Yürüyüşünde (ve davranışlarında) vakur ol ve sesini yükseltme. Seslerin en çirkini, (bağıran) eşeğin sesidir!” (Lokman, 19) mukabelesinde bulundu. Yürürken şiir okumaya başladım. “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun!” (Müzzemmil, 20) dedi. “Şiir okumak haram değil ki!” dedim. “Bu hususu ancak gerçek idrak ve basiret sahipleri düşünüp anlar!” (Bakara, 269) cevabını verdi. Bir süre gittik; sonra evli olup olmadığını sordum. “Ey iman edenler! Cevabı verildiğinde sizi üzecek meselelerden sormayın!” (Mâide, 101) âyetini okudu. Derken kafilesine ulaştık ve “Kafile içinde kimsen var mı?” dedim. “Mal ve evlât dünya hayatının süsüdür!” (Kehf, 46) dedi. Anladım ki, evlâdı var. İsimlerini sordum. “Allah İbrahim’i dost edindi; Allah Musa ile konuştu; Ey Yahya, Kitab’a kuvvetle tutun!” (Nisâ, 125, 164; Meryem, 12) âyetlerini okudu. “Ey İbrahim, ey Musa, ey Yahya!” diye kafileye seslendim. Nur yüzlü üç genç “Buyur!” diye çıkageldi. Oğullarına para verip, “Bununla içinizden birini şehre yollayın! Yemeklerin helâl ve temiz olanına baksın ve size bir yiyecek getirsin. Dikkatli davransın!” (Kehf, 19) dedi. Yiyecek gelince bana, “Geçmiş günlerinizde yaptıklarınızın karşılığında şimdi afiyetle yiyip için!” (Hâkka, 24) dedi. Çocuklara, “Annenizin bu durumunu bana söylemezseniz bu yemekten yemem!” dedim. “Annemiz” dediler, “Ağzından Cenâb-ı Allah’ın razı olmayacağı yanlış bir söz çıkar endişesiyle 40 yıldır böyle sadece Kur’an ayetleriyle konuşur.” Abdullah bin Mübarek, bu hadiseyi Kur’an’da her şeyin bulunduğuna delil olarak anlatırdı.

 


 

Yıl 1917 Yer Irak.. İngiliz general, koyunlarını otlatan çobanı uzaktan bir müddet izledikten sonra,, yanına yaklaşır ve ; Eğer sürüyü koruyan köpeğini öldürürsen Sana 100 sterlin vereceğim der. Uzun zamandır zor şartlarda yaşayan çoban için büyük paradır bu miktar.. Ancak köpek de çok kıymetlidir. Çobanın tek güvendiği, sürüsünü idare eden, her türlü tehlikeye karşı koruyan, hasta olan koyunun başında bile günlerce aç susuz bekleyen, bir varlıktır köpeği.. Ama teklif edilen para, 100 sterlin. İyi para! Çoban, köpeği yakalayıp generalin önünde keser ve alır parayı. General; Köpeğin derisini yüzersen, 100 sterlin daha veririm der.. Çoban bu sefer düşünmeden, yüzer deriyi ve alır parayı. General; Köpeği parçalara ayırırsan, 100 sterlin daha der.. İş raydan çıkmıştır artık. Ayırır parçalara, alır parayı.. İşi biten general ordan ayrılırken, bu sefer teklif çobandan gelir; 100 sterlin daha verirsen, köpeğin etinden de yerim.. General cevap verir; Asla!. Benim amacım, değer verdiklerinize karşı yaklaşımınızı öğrenmekti. Sen para için yoldaşın, yardımcın, her şeyin olan köpeği feda ettin.. Ben ihtiyacım olan şeyi öğrendim. Sonra yanındakilere dönüp; İnsanlar bu karakterde olduğu müddetçe korkmayın, her şeyi yaptırabilirsiniz der. Parası olup, değeri olmayan insanlar, değeri olup parası olmayan insanların hayat anlayışını değiştirdi.. Artık slogan belli.. Paranın satın alamayacağı şey yoktur. Şahsi menfaat için insanların satamayacağı bir değer kalmadı maalesef. Ama az paraya, ama çok paraya.. Bazen paraya, bazen makam mevkiye.. Kazanmak için satanlar ! Aslında tamamen kaybettiklerini farketmiyorlar çoğu zaman.. Kimileri de farkettiği halde satıyor. Sureti haktan görünüp, Sizden köpeğinizi isteyen çok olacak. Bugünlerde fazlasıyla olduğu gibi. Ne köpeğinizi satın, ne de başkasının köpeğine göz koyun.. Çünkü değerlerini para için satanlar, sattıkları kişinin köpeği olmaktan, başka işe yaramazlar.. Paranın açamayacağı kapı yok diyenler, Aslında ! para için her şeyi yaparım diyenlerdir...



 

Diriliş Çağrısı: Hakikate Dönüş Zamanı Bugün, insanlık büyük bir yanılsamanın içinde yolunu kaybetmiş durumda. Medeniyet adı altında yükselen yapılar, aslında hakikatten kopmuş, geçmişle bağı kalmamış, geleceğe dair bir ideali olmayan ölü formlara dönüştü. Bu çağın insanı, haz, hız ve konforun sarhoşluğunda uyuşmuş bir halde yaşamın anlamını yitirmiş durumda. Eskiden medeniyet, yalnızca taşla, toprakla, teknolojik gelişmeyle değil; mana, değer ve hakikatle var olurdu. Bugün ise elimizde sadece gösterişli kabuklar kaldı. Ruhu olmayan bir ilerleme, bizi daha ileriye değil, daha derin bir boşluğa götürüyor. Ne Oldu Bize? İnsan artık düşünmüyor, sadece tüketiyor. Hissetmiyor, sadece hızla geçiyor. Emek, sabır, tevekkül, ahlak gibi değerler gözden düştü. Yerine gösteriş, şöhret, hazcılık ve çıkarcılık geçti. Modern insan, konfor alanında boğularak maneviyatsız, amaçsız ve yalnız bir hayata mahkûm edildi. Diriliş İçin Ne Gerekir? Bir felaket mi bekliyoruz uyanmak için? Savaşlar mı? Depremler mi? Ruhlarımızın çöküşünü daha ne kadar görmezden geleceğiz? Oysa ki hakikat her zaman buradaydı. Sorun, bizim ondan yüz çevirmemizde. Bugün diriliş için şu adımları atmak zorundayız: Köklerimize dönmeliyiz. Geçmişin hikmetini anlamadan geleceğe yürüyemeyiz. Hakikati yeniden aramalıyız. Görünene değil, derinde olana odaklanmalıyız. Zorlukla yüzleşmeliyiz. Çünkü konfor değil, çaba insana değer katar. Sorumluluk almalıyız. Hem birey olarak hem toplum olarak hakikatin taşıyıcısı olmalıyız. Yeni bir bilinç inşa etmeliyiz. Bu çağın diliyle ama kadim özle yoğrulmuş bir uyanış. Bu bir çağrıdır. Bir diriliş çağrısı. Sadece bedenimizi değil, ruhumuzu da ayağa kaldıracak bir yürüyüşe davettir bu. Hangi inançtan, hangi kültürden olursak olalım; hakikati arayan herkesle aynı saftayız. Çünkü bu çağın karanlığını, yalnızca içimizdeki ışıkla aşabiliriz. Sen de bu çağrıya kulak ver. Çünkü geç kalmak, yok olmak demektir.



 





Tüketime Sunulan Kadın Bir zamanlar kutsal sayılan, şiirlere ilham olan, ana rahmiyle hayatı doğuran kadın; bugün ekranın öte yanında, bir tıklama uzaklıkta, pazarlık konusu bir meta haline geldi. Modern çağın en büyük ironi sahnesi işte burada kurulmakta: Kadını özgürleştirdiğini iddia eden dünya, onu zincirlerinden sıyırıp yeni zincirlere vurdu. Bu sefer altın değil belki, ama ışıltılı sahte sloganlarla, “özgürlük” adı altında. Kadın; reklamda bir ruj, dizide bir beden, afişte bir gülüş, podyumda bir poz, ama hep aynı: Tüketilmek için var. Tüketimin diliyle konuşan bir çağda, en çok da kadın tüketiliyor. Ruhuyla değil, fikriyle değil; bedeniyle. Giydiğiyle, giyinmediğiyle, yürüyüşüyle, susuşuyla... Her hâliyle sergilenmeye, sunulmaya, pazarlanmaya uygun hale getiriliyor. Nedense özgürlük hep kadının soyunmasıyla başlıyor. Ve biz, bütün bunlara alkış tutmakla yükümlüymüşüz gibi susuyoruz. Sözde aydınlık bir çağda, ekranların arkasında körleşiyoruz. Oysa bu çağda kadının değeri artmadı, yalnızca fiyatı yükseldi. Eskiden başlık parası ödenirdi, şimdi reklam bütçesi. Kadın hâlâ satılıyor, ama bu kez daha cilalı bir vitrinle. İnsanın en mahremi, en saklısı, en kutsalı —gösteri toplumunun elinde— değersizleşiyor. ÇıplaklıK artık bir kampanya. Bir zamanlar "kadın anadır" denirdi; şimdi “kadın markadır”. İki çocuk doğurmanın yerini iki milyon takipçi doğurmak aldı. Bir zamanlar ocağını koruyan kadın, şimdi algoritmasını kollamak zorunda. Ve her şeyden acısı, bu yeni esaret düzeninde kadın da çoğu zaman kendi zincirini övüyor. “Ben seçtim” diyor. Seçme hakkı elinden alınalı çok oldu, ama farkında bile değil. Çünkü seçtiği şeyin sınırlarını başkaları çizdi: moda, medya, reklam, reyting... Zaman kadını kendi silahıyla vuruyor: Güzelliğiyle. Çünkü güzellik satıyor. Ve kapitalizm hiçbir şeyi, kadının güzel hâlini kullandığı kadar acımasız kullanmadı. Bu bir ahlak çağrısı değil. Bu bir vicdan sorgusu. Kadınlar ne zaman gerçekten özgür olacak? Güzelliğiyle değil, kişiliğiyle var olabildiğinde. O gün geldiğinde, belki artık kadın sadece “kadın” olur. Ne meta, ne marka, ne kampanya. Sadece insan. Ve belki o zaman, bu çağ da biraz insan olur.

 



KÖKÜNDEN KOPARILAN MİLLET: YOLUNU KAYBEDENLERİN ÇIKIŞI VAR MIDIR? "Bir millet, tarihle bağlarını kopardığında yalnız yönünü değil, ruhunu da kaybeder." Modernleşme adına başlatılan her şey, bu toprakların ruhuna karşı işlenmiş bir suikast gibiydi. Mazisini inkâr eden, ecdadını küçümseyen, dilini yozlaştıran, ilmini unutan, neslini maneviyatsızlığa terk eden bir toplumdan ne beklenebilir? İlimsiz büyüyen şehirler gibi, fikirsiz büyüyen nesiller; şekli süslenmiş ama içi çürümüş birer kalabalıktan ibarettir artık. 📜 Tarih Kökümüzdür, Kimliğimizdir Bir milletin istikbali, ancak mazisiyle kurduğu sahih bağ kadar parlaktır. O bağ, sadece bir geçmiş övgüsü değil; ilham alınan, ders çıkarılan, ruhla yoğrulmuş bir tarih şuurudur. Bizim tarihimiz medeniyet tarihidir; Kur’an’la yoğrulmuş, Rasulullah'ın izinden yürümüş, ilimle ve hikmetle donanmış bir mirastır. Selçuklu’nun irfanı, Osmanlı’nın adaleti, Endülüs’ün estetiği, Gazze’nin direnci... bunlar sadece hikâye değil, yön pusulasıdır. Oysa bugünün insanı, ne okuduğu ayeti anlıyor ne de baktığı tarihten ders çıkarıyor. Hafızasını kaybetmiş bir millet gibi, her sabah yeniden uyanıyor ama her gün biraz daha yozlaşıyor. 🧠 Bağlamı Dağılmış Nesillerin Çaresizliği Kendini tanımayan, hangi değerler uğruna yaşaması gerektiğini bilmeyen bir nesil; eğitimiyle, siyasetiyle, ekonomisiyle iflah olmaz. Çünkü düşünmeyen insan, yönlendirilen insandır. Tefekkürün yerini eğlence; idealin yerini haz; hizmetin yerini kariyer alınca toplum fıtrî rotasından sapar. Okullar bilgi yüklüyor ama hikmet öğretemiyor. Medya sürekli konuşuyor ama hiçbir şey söylemiyor. Bu; bilgiyle doymayan ama imanla da buluşamayan bir çağın çırpınışıdır. 🛕 İmanlı Nesil Olmadan İmar Olmaz Bir ülkenin geleceğini planlamak, yalnızca sanayi, kalkınma, teknoloji başlıklarıyla olmaz. Bütün bunların ötesinde; imanlı, çalışkan, fikrî derinliği olan, milletini ve ümmeti düşünen bir nesil inşa edilmeden hiçbir proje tutmaz. İmam Gazâlî der ki: "Bir toplumda ilim, ahlâk ve takva düşerse; devletin ayakta kalması mucize olur." Biz mucize beklemiyoruz. Biz, nesil inşa etmek zorundayız. ⚠️ Ne Yapmalı? Bu gidişata karşı durmanın yolu; sert, tavizsiz ve iman eksenli bir zihinsel devrimdir. Tarihle yeniden bağ kurmalıyız; ilmî ve hissî olarak. Eğitim sistemini "sınav kazandıran değil, şahsiyet kazandıran" hâle getirmeliyiz. Sanatı, medyayı, dili, değerlerimizi koruyan bir bilinçle yeniden üretmeliyiz. En önemlisi; Allah’tan korkan, ümmeti düşünen, dertli bir nesil yetiştirmeliyiz. ✍️ Ya Köküne Döneceksin Ya Kuruyacaksın Milletlerin kurtuluşu; yüzyıl öncesinden, birkaç slogandan ya da sadece seçimlerden geçmez. Kurtuluş, kim olduğunu hatırlamakla başlar. Kimliğini hatırlamayan, kimliğini başkalarının çizdiği sahte haritalarda arar durur. O haritalar ne hakikate çıkar, ne de kurtuluşa... Bugün geri dönmek zorundayız. Hem kendimize, hem milletimize, hem ümmete… Geç kalırsak, sadece bir ülkeyi değil; bir ümmeti daha kaybederiz.