26 Haziran 2025 Perşembe

 

Çıplaklık tüm zamanlarda ilkelliğin alameti olmuştur. Giyim, insanın doğaya karşı ilk zaferi; aklın, içgüdüler üzerindeki hâkimiyetidir. Dolayısıyla çıplaklık, sadece bedeni açığa vurmaz; aynı zamanda zihinsel ve ahlaki soyunmuşluğu da temsil eder. Kur’an-ı Kerim’in ilk surelerinden biri olan A’râf suresinde, Hz. Âdem ve Havva’nın cennette yasak meyveyi yemelerinden sonra “avret yerlerinin açılması” ile yüzleştikleri belirtilir (A’râf 7/22). Bu anlatı, çıplaklığı günahın ilk semptomu, ilahi düzenden sapmanın fiziki göstergesi olarak resmeder. Burada çıplaklık, yalnızca bedenin değil, insanın Allah’a olan sadakatinin de soyunmasıdır. Hadis literatüründe ise haya, imanın bir şubesidir (Buhârî, İman, 16). Haya duygusunu ortadan kaldıran her şey, doğrudan iman eksikliğiyle ilişkilendirilmiştir. Dolayısıyla çıplaklık, İslami düşüncede bireysel bir tercih değil, toplumun genel ahlaki atmosferini belirleyen kolektif bir çöküş biçimidir. Divan edebiyatında, güzellik tasvirlerinde dahi örtü esastır. Nazirelerle örülü beyitlerde bile mahremiyetin estetiği korunur. Fuzûlî’nin meşhur gazelinde geçen “Sakın terk-i edebden kûy-i Mahbûb-i Hüdâ’dır bu” ifadesi, sadece bir sevgiliye saygı değil, aynı zamanda “örtünmenin edebi”nin korunması gerektiğine dair sembolik bir çağrıdır. Modern edebiyatta ise bu sınır giderek silinmiş, çıplaklık bir “özgürlük” ya da “ifade biçimi” olarak lanse edilmiştir. Bu dilin dönüşümü, insanın kutsalla kurduğu bağın zayıfladığının göstergesidir. İlkel kabilelerde giyim normlarının ya hiç olmadığı ya da ritüellere indirgenmiş olduğu görülür. Kültür tarihçisi Arnold van Gennep’in geçiş ritüelleri üzerine çalışmaları, çıplaklığın genellikle çocukluk, kabileye kabul veya kurban ritüelleriyle özdeşleştirildiğini gösterir. Bu, çıplaklığın bireyin “insanlaşmadan önceki hali”yle bağlantılı olduğunu ortaya koyar. Sosyolojik olarak değerlendirildiğinde ise, Batı toplumlarındaki pornografik içeriklerin artışı ile aile yapısındaki çöküş, evlilik dışı doğum oranlarındaki yükseliş ve mahremiyet algısındaki erozyon arasında doğrudan bir ilişki gözlemlenir (Bkz: Giddens, Modernity and Self-Identity, 1991). Postmodern kültürde çıplaklık, sanat, moda ve reklam adı altında estetize edilerek normalleştirilmiştir. Oysa bu normalleşme, aslında özün boşaltılması ve insanın hayvani yönlerinin yeniden yüceltilmesi anlamına gelir. Michel Foucault’nun “bedenin disiplin altına alınması” fikrinden uzaklaşılarak, “bedenin ifşa ile özgürleşmesi” miti inşa edilmiştir. Ne var ki bu özgürlük, özden yoksun bir boşluk üretmekten başka bir işe yaramamaktadır. Çıplaklık, ne bir sanat ne de bir hak meselesidir. Tarihsel, dini, edebi ve sosyolojik verilerle sabittir ki çıplaklık, insanın içsel iradesinden değil; dışsal yönlendirmelerle yozlaştırılmış benliğinden kaynaklanır. Bu anlamda, çıplaklık tüm zamanlarda ilkelliğin değil sadece alameti, aynı zamanda çağın içinden geçen bir çöküşün işaret fişeğidir. Giyinmek, sadece örtünmek değil; bir medeniyet tasavvurunu sırtlamaktır. Soyunmak ise, o tasavvurdan kaçıp hayvani dürtülerin çağrısına teslim olmaktır. Bu sebeple, çıplaklık medeniyetle değil, onun yitimiyle ilişkilidir. Ve bu yitim, toplumun hem vicdanında hem de tarih sahnesinde yankılanır.

�nceki

Benzer Haberler


�fade�fade