26 Haziran 2025 Perşembe

 

Tesettür ve Zina Üzerinden Hutbeye Açılan Saldırılar Bugün, Cuma hutbesi etrafında koparılan fırtına, ne sadece birkaç kelimeye, ne bir kuruma, ne de bir kürsüye yöneliktir. Bu, İslam’ın toplumsal inşa ilkelerine, ahlâkı önceleyen medeniyet anlayışına, hattâ doğrudan vahyin yeryüzündeki yankısına dönük sistematik bir inkâr ve itibarsızlaştırma kampanyasıdır. Tesettür gibi bir kimlik simgesi, zina gibi insanlık onurunu çürüten bir sapma, artık sadece teolojik meseleler değildir; bu kavramlar, bir medeniyetin muhkem temelleri ile modern dünyanın “sınırsız özgürlük” putu arasında cereyan eden ideolojik savaşın cephe hatlarıdır. Tesettür: Mahremiyetin ve Kimliğin Sancağı Tesettür, sadece bir kumaş meselesi değildir. O, kadının ve toplumun iffetini koruyan, insanı nesneleştirmeye direnen bir iman çağrısıdır. Nur Suresi’nin 31. ayetinde açıkça emredilen bu hüküm, asla tarihsel bir gelenek değil, evrensel bir ahlâk ilkesidir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) eşlerinden başlayarak ümmete sirayet eden bu emanet, aynı zamanda toplumsal dengeyi sağlayan bir edep şemsiyesidir. Bugün tesettüre yapılan saldırılar, aslında kadının özgürleşmesi değil, “tüketim nesnesine indirgenmesi” sürecinin meşrulaştırılmasıdır. Hutbede tesettürün hatırlatılması, işte bu değersizleştirme düzenine karşı bir direniştir. Dolayısıyla buna karşı çıkmak, sadece bir giyim tarzına değil, İslam’ın toplumu fesada karşı koruyan setlerine karşı çıkmaktır. Zina: Ahlâkî Çöküşün Kavşak Noktası Zina, sadece bireysel bir günah değildir; bu fiil, aile yapısını dinamitleyen, neslin ifsatına neden olan ve sosyal düzeni altüst eden ağır bir suçtur. Kur’an’ın İsra Suresi’nde "Zinaya yaklaşmayın, çünkü o çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur" (17:32) diye yasakladığı bu fiilin meşrulaştırılması, medeniyetimizin mayasını çözen en büyük tehlikedir. Diyanet’in zina karşıtı ifadelerine gösterilen tepki, sadece bireysel özgürlüğü savunma kisvesiyle sunuluyor. Oysa burada mesele özgürlük değil, ahlâkın kamusal alandan tasfiyesidir. Bugün hutbede dile getirilen bu uyarılar, aslında toplumu ayakta tutan son istinat duvarlarıdır. Bu duvarlar yıkılırsa ne özgürlük kalır, ne insanlık. Hutbe: Minberden Medeniyete Hutbeye düşmanlık, aslında İslam’a, onun toplumu koruyan emirlerine, Müslüman fert ve cemiyetin istikametini tayin eden ilkelere yöneltilmiş bir düşmanlıktır. Bu saldırılar, bir hutbe metniyle sınırlı değildir. Bu, ümmetin diriliş çağrılarına karşı gösterilen sinsi bir reaksiyondur. Diyanet’in tesettür ve zina gibi kavramları dile getirmesi, bir rejim meselesi değil, bir inanç sadakatidir. Minberde konuşan imam, sadece bir din görevlisi değil; o, ümmetin vicdanıdır, tarihidir, Kur’an’daki “emr-i bi’l ma’rûf ve nehy-i ani’l münker” emrinin yeryüzündeki yankısıdır. Bugün sorulması gereken soru şudur: Bir millet, bin yıldır istinad ettiği değerleri terk ederse ne olur? Hutbeye saldıranlar, aslında bu sorunun cevabını vermek istemeyenlerdir. Onlar için mesele İslam değildir; mesele, İslam’ı hayattan kovmaktır. Onlar için mesele Diyanet değil; mesele, Kur’an’ın kamusal alanda konuşmamasıdır. Ama biz biliyoruz: Hakikatin sustuğu yerde yozlaşma konuşur. Minberin sustuğu yerde piyasalar ve ekranlar yeni bir ahlâk inşa eder: ahlâksızlık! İşte bu yüzden, hutbenin dili Allah’ın dilidir; Diyanet’in sesi milletin sinesinden doğmuştur. Biz bu milletin evlatları olarak minberin, tesettürün ve iffetli neslin yanındayız. Çünkü biz sadece geçmişe değil, aynı zamanda geleceğe karşı da sorumluyuz.


�nceki

Benzer Haberler


�fade�fade